14-12-2017 | Bugünkü SONHABER
Beşir Derneği’nden ziyaret Beşir Derneği’nden ziyaret
Komşu bunu hep yapıyor Komşu bunu hep yapıyor
Böyle kaçmaya çalıştılar Böyle kaçmaya çalıştılar
Çocuklarla kutlandı Çocuklarla kutlandı
04 Aralık 2017 Pazartesi, 10:53

BAK KARIŞMAM HAAA!

 

Her ilde, bir Emniyet Müdürü ve ona bağlı olarak çalışan Emniyet Müdür Yardımcıları bulunur.

Her Emniyet Müdür yardımcısı da, kendisine bağlanmış olan şubelerin çalışma ve denetiminden sorumludurlar...

Edirne’de terör ve güvenlikten sorumlu Müdür Yardımcısı olduğum zamanlardı. Sivil giyimli olarak çalışabilecekken, resmi elbise giyiyordum.

Resmi elbise giymek; Edirne gibi sakin, küçük ve huzurlu şehirlerde çok işe yarar!

 

AÇLIK GREVİ

 

Günlerden bir gün, sendikalardan biri ülke çapında açlık grevi başlatma kararı almış, bu sendikanın Edirne Şubesi de buna uymuştu.

O zamanlar sendikalar daha etkiliydi ve greve gidip haklarını alabilmelerinin önünde engeller yoktu. Belki de o zamanın insanları daha cesurdu. Her neyse...

Eskiden Dışbank diye anılan, şimdilerde tamamen yabancı sermayenin işlettiği bankaya doğru gidilen yolun sol tarafında, biraz tarih kokan bir binadalardı.

Binanın önüne ve ön yüzüne açlık greviyle ilgili pankartlar asılmış, beş veya altı kişi de açlık grevine başlamışlardı...

Genel Müdürlüğümüz böyle durumlarda illerden sık sık bilgi ister.

İlk gün, binanın önünde açlık grevine başladıkları için işimiz kolaydı. Kaç kişi grevde, durumları nasıl, halkın desteği var mı... rahatlıkla bakıp, bilgi toplayabiliyorduk.

İkinci gün ne olduysa, açlık grevine katılanlar sendika binasının içine girdiler, eylemlerine burada devam etmeye başladılar. Bilgi akışımız bıçakla kesilmiş gibi oldu. Bizim için, hiç hoş bir durum değildi!

Polisin, ileriyi görebilmesi için bilgi toplaması şarttır.

Bu tip eylem yapan sendikalar genelde polislerden pek fazla hoşlanmazlar. Polislerin kendilerine yaklaşmasını da istemezler; maraz çıkarırlar!

Edirne gibi küçük nüfuslu illerde herkes az çok birbirini tanıdığından, bu tip durumlarda içeriye adam sokup, içeriden bilgi almak da zorlaşır.

Binanın önünde ve cephesinde pankartlar asılı olduğu halde, içerde ne olup bittiğini öğrenememenin sıkıntısı baş göstermişti.

Neden bilmem, böyle eylemlerin tasasını bizler çekerdik. Sanki bizler neden olmuşuz da, bizler başlatmışız gibi…

Sanırım üçüncü gündü.

Resmi bir polis otosuna bindim, şoförüne:

“Bu böyle gitmez, çek bakalım açlık grevi yapan sendika binasının oraya kardeşim,” dedim.

Vardık. Tam sendika kapısının önünde durduk. Arabadan indim. Üzerimde resmi üniformam vardı. Sendika binasının kapısına doğru yürüdüm.

Şoföre arabada kalmasını söylemiştim. Yalnızdım.

Kapıdaki sendika görevlilerinden biri hemen önümü kesti, kapıyı tuttu.

“İçeri giremezsiniz, yasak!” dedi.

Bizim her zaman vatandaşlara yaptığımızı, bize karşı yapan birisi!

“Neden?” diye sordum, sanki onların bizden hoşlanmadığını bilmezmişçesine.

“İşte öyle,” dedi. “Polisler bu kapıdan içeri giremezler!”

Bu arada hemen iki üç kişi daha arkadaşlarına destek vermek için yanına geldi. Kapının girişini vücutlarıyla tamamen kapattılar...

“Benim niye geldiğimi biliyor musunuz?” diye sordum.

“Nereden bilelim, neden geldiniz?” diye homurdandı...

Biraz dalga geçercesine ama meraklanmış gibi yaparak sormuştu. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. “Yalova Kaymakamı olsan kaç yazar!” havalarındaydı.

“Sizin için geldim!” diye cevap verdim.

“Bizim polislere ihtiyacımız yok. Sizden bir şey istemedik, istemeyiz de!” diyerek dikleşir gibi oldu. Kabarmış hindi pozisyonuna geçti...

“Ben de biliyorum sizin bir şey istemeyeceğinizi! Ama bizim için, sizin canınız önem taşıyor, onun sorumluluğunu alamayız!..” dedim.

“Bizim canımızın sorumluluğu mu?” diye sordu.

Alaycı tavrı değişmiş, biraz daha ciddileşir gibi olmuştu.

Kafasının karıştığını hissetmiştim. Zaten amacım da oydu. Böyle durumlarda amacına ulaşmak için ne söylersen söyle; Allah günah yazmaz, hatta sevap sepeti dolmaya bile başlar!

“Tabii ki sizin canlarınız! İçeride açlık grevinde olanlar yok mu?” diye sordum.

“Var,” dedi.

Söylediklerimi daha dikkatle dinleyerek, ne yapmaya çalıştığımı çözmek ister gibiydi.

Uzmanlık zamanlarımda, bombalara müdahale ederken ellerimi kullanmayı severdim. Nasıl oluştuğunu bilmem ama üzerime bir dinginlik çökerdi. Sakin ve huzurlu bir ruh haline bürünürdüm. Öyle olduğumu hissettim.

“Sizin için arkadaşlarınız önemliyse söyleyeceklerime iyi kulak vermelisiniz,” dedim. “Bu iş çocuk oyuncağı değil!”

Meraklanmaya başladıkları belliydi.

“Sen açlık grevinin ne olduğunu bilir misin? Ömründe hiç açlık grevine katıldın mı?” diye de bindirme yaptım.

“Ben katılmadım, ama içeride arkadaşlarım açlık grevinde…” diye karşılık verdi.

“İşte onların sağlıklarının kötüleşme durumuna karşı hastanede hazırlık yaptırmak zorundayız,” dedim. “Bak! Üzerimde resmi elbise de var, gizli kapaklı bir iş peşinde değiliz! Meraklanmayın!..”

“Siz doktor değilsiniz ki, nereden bileceksiniz?” dedi gözlerini kırpıştırarak.

Yarı meraklı yarı alaycı bir dil kullanıyordu.

“Biz yüzlerce açlık grevi gördük. Bir bakışta anlarız. Ben arkadaşlara şöyle bir bakayım, durumu kritik olan varsa size söylerim. Siz ister ambulansa bindirirsiniz isterseniz bindirmezsiniz. O sendikanın kararı. Biz ona karışmayız. Bizim gayemiz kimseye bir şey olmasın. İçeri katmazsanız sorumluluk sizin olur, o zaman karışamayız!” dedim yüzümdeki ifadeyi ciddileştirerek.
"Ölen ya da sakat kalan arkadaşlarınız olursa ömür boyu vicdan azabı çekersiniz! Bunu bilin de..." diyerek çaktırmadan yüklenmeye devam ettim.

Birbirlerinin yüzlerine baktılar. Kısa bir süre kararsız kaldılar.

“İyi o zaman geçin bakın!” dedi oradaki başka birisi.

Yanındaki arkadaşına da fısıltıyla:

“Bizden birisi gibi, hayret!” diye söylendi.

Kapıdan içeri girdik.

Onlar önde, ben arkada altı, yedi basamak tahta merdivenleri çıktık. Karşımızda küçük bir çay ocağı odası göründü. Aynı kahvehanedekiler gibi tüplü bir ocak vardı. Üzerinden, kaynayan sıcak suyun buharları kaçamak yapıyor, Buharlı trenler gibi üfürüyordu.

Yanımda gelenlerden biri:

“Üst kattalar,” dedi. “Çıkmaya devam edelim…”

S şeklinde kıvrılan tahta merdivenlerin üzerine basıp gıcırdata gıcırdata yukarı kata kadar çıktık. Yanımdaki birisi, kapalı bir kapıyı göstererek:

“Açlık grevi yapanlar bu odada, Siz bir dakika bekleyin, ben bir haber vereyim,” dedi.

Kapıyı yarım açıp, içeri doğru, horoz boynu gibi başını uzattı.

“Bir polis geldi! İyi birisine benziyor… Sizin can güvenliğiniz için uğramış…” dedi içeridekilere hitaben.

Duyduklarımdan içim rahatlamıştı.

Sonra bana döndü:

“Buyurun komiser bey!” dedi.

Nedense bizim milletimiz komiser rütbesini daha büyük zanneder…

Kapıyı ardına kadar açtı.

 

ACI VAR MI ACI?

 

Açlık grevinde üçüncü gün olduğu için, normalde yerlere uzanmış yatan, üzerleri battaniye örtülü, solgun benizli insanlarla karşılaşmayı bekliyordum.

Kolay mı? Ramazan ayında oruç tutarken sabahtan akşama kadar canımız çıkıyor, ağzımız burnumuz kuruyor, midemiz gurul gurul yapıyordu.

Bunların üçüncü günüydü…Can dayanmaz!..

Kapıdan içeri girince bir baktım, dört kişi bir masaya oturmuş, ıstakalara taşları dizmiş okey oynuyorlar. İki kişi de ‘yancı’ olarak onları seyrediyor…

Kenarlara konulmuş sehpaların üzerinde; içinde sarı leblebi olan taslar, pet su şişeleri ve içinde çay olan bardaklar…

Uzaktaki duvarın köşesine konmuş bir sehpanın üzerinde, yemek yenildiği belli olan üst üste konulmuş bulaşık tabaklar…

Kısa süreli bir şok yaşadım.

“Ulan bunlar benimle dalga mı geçiyorlar yoksa!” diye bir düşünce geçti içimden. “Keleğe gelip, salak durumuna düşmeyelim de…”

Madara olmamak için, benimle yukarı çıkanlardan birisine sordum:

“Hepsi bu kadar mı? Başka açlık grevinde olan var mı?”

Kafasını sallayarak beni onayladı.

“Hepsi bu komiserim!” dedi.

Bozulduğumu belli etmemeye çalışarak, masada oyun oynayanlarla tokalaşmak için elimi uzattım.

“Ben Emniyet Müdür Yardımcısı İsmet,” dedim. “Geçmiş olsun, sağlığınız için endişelendik de, onun için buradayım!..”

Tokalaşırken doğru dürüst ayağa bile kalkmadılar. Ayıp olmasın havasında, şöyle kıçlarını biraz kaldırıp elimi sıktılar.

Oyunlarını oynamaya devam ediyorlardı…

İçlerinden birisi, hemen masanın yanında bulunan boş bir iskemleyi göstererek:

“Buyurun oturun! Hoş gelmişsiniz,” dedi. “Bizi seven polislerin olmasından gurur duyarız…”

Boş sandalyeye iliştim. Öylesine, yarım kıç oturdum.

“Şansınız bol olsun arkadaşlar,” dedim yarım yamalak.

Kafalarını sallayarak, “Sağ olun,” diye yarım ağız cevapladılar. Gözleri ıstakaya dizilmiş taşlardaydı…

“Şimdiye kadar iyi idare ettin oğlum, işi bağla, buradan tüy! Bunlar cacık olmuş!” diye düşündüm.

İçlerinden biri:

“Çay içer misiniz?” diye sordu.

“Memnun olurum,” dedim.

Kafasını kaldırdı, gözlerini benimle gelen birine dikti, kafasıyla ona işaretini verdi:

“Müdür beye bir çay alalım o zaman!” dedi.

Adamcağız hemen tahta merdivenlerden paldır küldür aşağı indi.

“Geldik, gördük de… Pat diye de buradan ayrılınmaz ki!” diye düşündüm. “Kılıfına uygun davranmalıyım. Girmesi bir dert, çıkması ayrı dert!”

“Fazla vaktinizi almak istemem, bir iki sorum olacak, cevaplarsanız memnun olurum!” diye öylesine, ortaya konuştum.

Oyun oynamalarına devam ederek;

“Sorun, sorun… Bir şey olmaz!” dediler.

Sağ elimi yumruk haline getirdim. Sağ tarafımdaki böbreğimin bulunduğu yere bastırarak:

“İçinizde burası ağrıyan var mı? ” diye sordum.

Şöylesine bir baktılar, hepsi ‘yok’ anlamında kafalarını salladılar.

“Bu çok güzel,” dedim. “En önemlisi buydu! Peki, nefes almakta zorlanan var mı?

Yine ‘yok’ anlamında kafalarını salladılar.

“Süper!” dedim. “Peki, gözü bozulan, çift gören, gözünü açmakta zorlanan!”

Aslında hepsinin gözünün fıldır fıldır ıstakayla, yere atılan taşlara baktığını gördüğüm halde öylesine sormuştum. İlgilendiğimi göstermem lazımdı!

Kafa sallamaya devam ederek ‘yok’ diyenler oldu.

Bu arada çayım gelmişti. Şekerini attım, karıştırırken “Daha başka ne sorabilirim?” diye kendimi zorladım. Aklıma bir şey de gelmiyordu.

“Acı duyan var mı? Acı…” dedim... "Acının nerenizde olduğu hiç önemli değil!.."

Yine kafaları salladılar.

Çayımı üç dört yudumda hüpleterek bitirdim.

“Şimdi bana müsaade. Benim adım İsmet! En ufak bir sorun çıkarsa bildirin, ambulanslar kapınızda!” dedim. "Yalnızca sizler için en az bir ambulans hazır bekliyor olacak!.."

Ayağa kalktım. Tokalaşmak için elimi uzattım. Yine hepsi “Ayıp olmasın!” diye kıçlarını yarım kaldırarak, elimi sıktılar.

Gıcırdayan tahta merdivenleri ikişer üçer inerek, dışarı çıkarken:

“Komiserim, size her zaman kapımız açık, ne zaman isterseniz gelin!” diye bir ses duydum.

Döndüm baktım, çay ocağındaydı, kapıda ilk karşıma çıkan adamdı.

Elimi salladım, gülümseyerek:

“Sizler sağ olun da... Gerisi önemli değil!” dedim.

Arabaya bindim. Şoför sordu;

“Tamam mı müdürüm?”

“Tamamdır, bas gaza uzayalım buradan!” dedim…

Fazla sürmedi, sendika açlık grevine son verdi…
...
Edirne'de dolaşırken, ne zaman, o gün sendika binasında karşılaştığım birini görsem, gülümseyerek bana selam vermelerinin keyfini yaşardım…

 

04 Aralık 2017 Pazartesi, 10:53
   YORUMLAR
   YORUM YAZ
Adınız :
E-mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu
:



   DİĞER HABERLER
04.12.2017, 10:53 -
27.11.2017, 11:09 -
25.11.2017, 11:50 -
24.11.2017, 11:02 -
23.11.2017, 10:28 -
22.11.2017, 10:11 -
21.11.2017, 10:49 -
20.11.2017, 10:38 -
18.11.2017, 10:57 -
17.11.2017, 10:55 -
16.11.2017, 10:24 -
15.11.2017, 11:14 -
14.11.2017, 10:15 -
13.11.2017, 10:27 -
11.11.2017, 10:11 -
10.11.2017, 11:10 -
09.11.2017, 10:54 -
08.11.2017, 12:10 -
07.11.2017, 10:33 -
06.11.2017, 11:53 -
HAYAT BENDEN DAHA YARATICI
SONHABER 23 yaşında
DÜNYA EVİNE GİREN ONURUMA
Esrarengiz seyahat
Kalp ağrısı
İslamda israf haramdır
Kazanıyoruz mu yoksa kaybediyor muyuz?
BÖYLE DOST OLMAZ OLSUN
    Suçlamaları reddettiler
    Trafik kazası; 3 yaralı
    Sanış, “Kriz içerisindeyiz”
    ‘Kapı’da milyonluk operasyon
    Gübreye barkotlu sıkı takip
    Göz gözü görmedi
    Şehit Aileleri Derneği’ni ziyaret e
    ‘Sözsüz iletişim ve beden dili’
    EDİRNE 2. (SULH HUKUK MAH.) SATIŞ M
    Gürkan, AA’nın “Yılın Fotoğrafı”nı
    Toz maskesi ve eldiven verildi
    Eğitim-Bir-Sen okul idarecileriyle
© 2011
EdirneSonHaber.Net'in hosting hizmeti REFONA tarafından sağlanmaktadır.